Bölüm 1 :Şimdi.
Tavsiye Edilen Bölüm Şarkısı : Gülay – Beni Verme Ellere | ” Sarıl bana kal biraz öyle. Dur biraz öyle sus biraz öyle. “
Gonca ve bebek, Tombişin Yeri’nde oturuyorlardı. Eylül henüz üç haftalıktı. Ve şimdiye kadar bildiği şeyler bu mekandaki yeşil sandalyeler koyu kahve rengi masalar. Ve mekanda arka fon müziği gibi çalan Gülay’ın sesiydi. Bir de, Meral ve Gonca’ydı.
Eylül, beyaz yumuşacık battaniyesi içinde, ana kucağı denilen alette yatıyordu. Eylül’ün tıpkı Gonca gibi bir tutam siyah saçları vardı. Ve Meral gibi büyük kara gözleri. Ve bunun yanında Eylül’ün uzun kaşlarının hafif hafif belli olduğu çizgiye uzanan kirpikleri de vardı. Gonca Eylül’e her gece başka bir kıyafet giydirerek getiriyordu. Günde beş kez kıyafet değiştiriyordu Eylül. Çünkü, kıyafetlerini ya tükürük, ya kusmuk ya da mama yapıyordu. Gerçi kıyafet konusunda doğuştan şanslıydı Eylül. Sınırsız kıyafeti var denilebilirdi. Hemen hemen her sabah , kapılarının önüne çantalar ya da kargo paketleriyle çeşit çeşit kıyafetler, ve onlar için dua ettiklerini belirten notlar buluyorlardı.
Tüm cicili bicili kıyafetlerinin içinde, Gonca’nın favorisi, üzerinde “rock’n roll 4ever!” yazan uzun kollu siyah örgü kazaktı.
Gonca, Eylül ile kendini eşit görüp konuşmayı seviyordu. Zaten o bilmiş bilmiş bakan gözleri de, Gonca’yı bu konuda cesaretlenditiyor diyebiliriz. Yan komşuları oldukça dindar olan Emine Teyze, nerdeyse haftanın her günü, gün diye toplanıp, dualar ve sohbetler yaparlardı. Geçen gün Gonca’ya:
“Aslında çocuklar her şeyi bilerek gelirler Dünya’ya ve zamanla yaşadıkları bunu unutturur onlara.” demiş, Gonca da , gülümseyerek:
“E unutmasalar delirirlerdi.” demişti.
Emine teyze yüzünü buruşturup bir kınama nıck nıckı yollamıştı ona. Gonca, sarf ettiği bu cümleden dolayı mahçup olmuştu. Bir çok sebepten dolayı. Öncelikle kim olursa olsun insanları incitmemek için şartlıydı. Ve daha da önemlisi, Emine Teyze tüm o dindarlığına rağmen Meral ve Gonca’yı oldukları gibi kabul etmişti. Dahası hiç bir zaman bu konuda ikisine de nasihat, öğüt veya nutuk çekmemişti. Görmezden de gelmemişti. Ve onları kınamamıştı da. Hatta ufak tefek kavgalarında Emine Teyze, Gonca’yı kenara çekip, eşine nasıl davranması gerektiğini bile söylemişti, tabi dindar içerikli bir nasihatti bu, ama cinsiyetçilikten çok uzak bir nasihat.
Gonca , zaman zaman Emine Teyze’nin gizli bir ajan olduğunu da düşünüyordu. Bu kadar dinin içinde olup bu kadar geniş düşünmek fazlaydı ona göre. Mümkün değildi bir kere.
Gonca tüm bu iç düşüncelerinden sıyrılıp, yüzünü aşağıdan ona bilmiş bilmiş bakan Eylül’ün yüzüne yaklaştırdı. O bebek kokusu dedikleri, ama aslında sadece, bebek kusmuğu ve bebek pudrası kokan kokuyu ciğerlerine çekti.
“Söyle bakalım, benim yerimde olsaydın sen n’apardın?” diye sordu.
Eylül, ona büyük bir ciddiyetle bakıp, derin derin esnedi.
Gonca’nın kafasında , Emine Teyze’nin dedikleri dönüp duruyordu. Çocuklar herşeyi bilir miydi? Bu gerçekten de doğru muydu? Bilmiyordu, aslında artık bu sorunun cevabını da önemsemiyordu. Meral ile birlikte yaşayıp , biraz kilisevari şekilde ya da başka bir tabir olan; denizci usulü evlendikten sonra ve çevresiyle yaşadıklarından sonra bir yerlerde Tanrı ile bağı kopmuştu. Oysa , hayal meyal hatırlıyordu. Çocukken dindar biri sayılabilirdi… Ve şimdi, bir düzen arıyordu. Bir evren tanımı, ya da bir Tanrı… Aslında en çok aradığı şey düzendi. Ancak, kendi hayatı alt üst olmuşken bunu aramayı da saçma buluyordu. Tanrı oralarda bir yerdeyse ve kendi düzenini kurduysa, Gonca bu düzenin neresindeydi? Dahası, bilimde demiyor muydu? Her düzen bir düzensizlikten gelirdi. Maxwell ‘in Şeytanıda öyle yapmıyor muydu?
Gonca gençken , evli bir çift ile arkadaşlık yapmıştı. Bir kızları vardı. Anne de baba da radikalist bir ateisti. Dolayısıyla kızlarınıda ona göre yetiştirmişlerdi. Kızlarının adı Su idi. Bir gün , Gonca , Su’ya , “Madem artık büyüdün, söyle bakalım bebekken en çok neyi yapmayı özledin?” diye sormuştu. Su , o sıralar beş ila beş buçuk yaş aralığındaydı. Kızın annesi , babası ve Gonca, pırıl pırıl parlayan gözlere bakıp cevabı merakla beklediler.
“Tanrı ile konuşmayı özlüyorum.” demişti Su. Son derece ciddi bir tavırla.
Annesi , tersler ve alaylı bir tavırla,
“Afedersin? Kiminle konuşuyordun?” diye sormuştu. Ama Su umursamaz bir tavırla şarkı söylemeye ve dans etmeye başlamıştı.
O zaman bu cevaplar ve sorular, Gonca’ya çok saçma ve komik gelmişti. Çocuk hayal gücü işte demişti kendi kendine. Oysa şu an, kızı karşısındayken… Farklı düşünüyordu. Eğer , Su’nun verdiği cevabı, Eylül vermiş olsaydı. Yani Su’nun annesinin yerinde Gonca olsaydı. Tepkisi daha başka olurdu. Hayatı dururdu. Durup düşünürdü. Hatta ne olacağını görebilmek adına , aşırı dindarlığı bile deneyebilirdi. Neler olacağını asla kestiremezdiniz çünkü. Hayat acımasızca size işkence de edebilirdi. Hiç beklemediğiniz şekilde huzuru da bahşedebilirdi. Bu bir şekilde, size bir başka şekilde de durumun şartlarına bağlıydı. Ve içinde bulunduğunuz durumun tüm koşullarını her zaman kontrol edemezdiniz.
Gonca’nın içinde bir yerlerde bir şeylere inanmak isteyen bir parça vardı. Ama, Gonca neye inanacağını bilmiyordu. Geçen hafta kucağında Eylül ile beraber en yakın markette , gece için mama almaya giderken , o ana kadar yolun üstünde olduğunu bile farketmediği camiye girmişti. İçerisi tuhaf ağır bir koku ile kokuyordu ve etrafta kimse yoktu. Aklına o an Meral geldi. Bir şimşek gibi içinde hissetti Meral’i. Bir köşeye çöktüğü sırada, çocukken öğrendiği tüm duaları unuttuğunu farketti. Aklında kalan sadece, “Bismillahirrahmanirrahim.” kelimesiydi. Onu söyledi ve Lütfen dedi. Gözleri dolu dolu. Ve içinden umarım dua olarak bu yeterlidir dedi.
Eylül, canı sıkılmışcasına, minik çıplak ellerini ağzına götürmüştü ve ara ara eli ağzından kaydığında sesler çıkartıyordu. Gonca onun hareketlendiğini fark edince, “Hey..” dedi ve eğilip kızını öptü. Ne kadar öperse öpsün bunun yeterli olduğuna inanmıyordu Gonca. Eylül sanki, eksikliği anlayacak sanıyordu. Bu sebeple ara ara onu kokluyor ve kendince okşamaya çalışıyordu. Eylül’ü bir defa daha öpüp saatine baktı. Tam tamına üç gün boyunca Meral’in kalbinin üzerine yatırılmış ve tam üç gün boyunca emzirilmiş kızının beslenme saatiydi. Etrafına bakınıp, Eylül’ün biberonunu ısıtmak için kullanacağı, bir fincan sıcak su daha isteyebileceği bir garson aradı.
Buradaki garsonları artık tanıyordu. Zaten üç kız kardeşin işlettiği bir yerdi. Ama o üç kız kardeşi değil, yeni garsonları, Pınar’ı daha yakın hissediyordu kendine, diğerlerinin aksine uzun boylu ve inceydi. Yorgun yeşil gözleri ve at kuyruğu yaptığı boyalı sarı saçları vardı. Ama bunlardan da önemlisi, Eylül’e karşı zayıf noktası olan biriydi. Bebeği, ” Ah seni gidi fıstık ezmesi” diye seviyordu. Gonca bebekleri sevebilen insanları pek anlayamazdı ama biri bir bebeği gerçekten seviyorsa saçma sapan sıfatlar kullanıyorlardı. Evet, Gonca’nın arası bebeklerle hiçte iyi değildi. Belki de bu yüzden, Eylül ile konuşurken, kendiyle eşitleyerek konuşuyordu.
Pınar, her yanlarından geçişlerinde elleri ile Eylül’ün bir kaç tutam saçını geriye doğru okşuyordu. Ve Gonca bir bebeğe, ellerinin temiz olduğuna emin olmadığı kimseyi dokundurmaması gerektiğini okuduğu halde, kendisine ve kızına bu kadar nazik davranan birini eleştiresi yoktu. Ayrıca, Pınar daha o demeden siparişlerini masaya bırakıyordu. En önemlisi de, her zaman gülümsüyor ve tek bir soru dahi sormuyordu. Devamlı müşteri oldukları halde…. Bir bebekle burda ne aradığını, ya da muhabbet olsun diye, işi, gücü… Hiç bir şeyi sormuyordu.
Pınar bu gece elinde kızarmış yumurtalarla geldi. Her zamanki gibi gülümseyerek, ama alçak sesle konuştu:
“Bunları ben kendim yaptım. Yapmadan önce ocağı ve tavayı temizledim. Yani içinde kesinlikle margarin yok.”
Gonca ona gülümsemekle yetindi. Pınar tabağı masaya bırakırken;
“Bunları yiyorsun. Sonuna kadar. İtiraz istemiyorum. ” dedi ve başka bir masaya doğru yöneldi.
Gonca hayatının düzensizliği içinde artık pekte ayrıntılara önem vermiyordu. Kendi içinde herşeyi en basite indirgemişti. Tabaktaki yumurtalara baktı. Tam da Gonca’nın sevdiği gibi sarısı dağılmamış ve kayısı kıvamındaydı. Canı hiç yemek istemese de, bir kaç çatal alacak sonrada kalanını nizami olarak tabağın bir tarafına toplayacaktı. Bu hile her misafirlikte işe yarardı. Sevmediği bir yemek olduğunda durumu böyle kotarırdı.
Biberonu Pınar’a verip, ağlayan bebeği yatıştırmak için, bir eliyle pışpışlamaya başladı. Zaman akıp gidiyordu tıpkı kızının sabit nabzının verdiği his gibi. Burdan çıkıp eve gittiklerinde Gonca’nın işe aldığı yatılı bebek bakıcısı Gülsüm Hanım’ın onu nasıl azarlayacağını aklında canlandırabiliyordu. Muhtemelen şöyle bir şey diyecekti :
“Yeni doğmuş bir bebeği gece dışarı çıkaramazsın. Senin aklından zorun ne?”
Pınar, içinde Eylül’ün biberonu olan bir fincan sıcak suyla geri döndüğünde, bakışlarını tabağa doğru yönlendirerek:
“Bunlardan daha fazlasını yemelisin. Beslenme konusunda daha dikkatli olmalısın. Siz artık bir ailesiniz.” diyerek fincanı masaya bırakıp gitmişti.
Aile. Bir yetim olarak, aile hakkında bildiği tek şey sözlük tanımlarıydı. Ve birde büyük teyzesi İnci. Ebeveynlerini hiç tanıyamamıştı. Onu büyük teyzesi İnci büyütmüştü. Bir keresinde Gonca’ya sevecen ve onunla olmaktan hiç gocunmadığını belli eden bir tavırla:
“Emeklilik yıllarımı seninle geçiriyorum işte.” demişti. İnci Teyzesi ona asla karışmazdı, ne yemek istiyorsa onu yerdi, ne giymek istiyorsa onu giyerdi. Saçlarını kestirdiğinde bile, sadece ona garip bir şekilde bakmıştı. Ve Gonca, “Gözüme giriyorlardı.” dediğinde gülümsemekle yetinmişti. Yaptığı seçimlerde ve aldığı kararlarda hep yanında olmuştu. Ve Gonca’ya her daim hikayeler anlatırdı. Çoğu, ebeveynleri ile ilgili hikayeler. Anlatırken onlarla çekilmiş bebeklik fotoğraflarınıda gösterirdi. Gonca’nın en sevdiği fotoğraf, annesinin sarı saçlarının olduğu ve onun elinden tuttuğu sanki, Gonca yürüyormuş gibi kaldırdığı fotoğraftı. Her fotoğrafta babası mutlaka bir fötr şapka takmış oluyordu.
“Çok çılgın tiplerdi. Seni her yere götürdüler. Sinemaya, konserlere, futbola, hatta gece sahil yürüyüşlerine bile. Onlar için bulunması zor ve çok değerliydin ve çokta portatif bir şey.” demişti İnci Teyzesi.
Bir akşam, her hafta olduğu gibi yine ailecek alışverişten dönüyorlardı. Bir tarafta bebek arabasının içindeki bebekle uğraşıyor. bir taraftan yırtılan market poşetlerini dökülmeden taşımaya çlışıyorlardı. Ve yağmur çok hızlanmış, şimşekler ardı arkasına çakıyordu. Sonunda arabalarına ulaştıklarında, bebek arabasından Gonca’yı alıp ön koltuğa yatırmışlar ve bebek arabası ile yere dökülen bir kaç parça şeyi toplamak için arabanın arka tarafına geçmişlerdi. Her şey normaldi ve olması gerektiği gibi. Ve onların tek yaptığı minik bebeklerini korumak olmuştu. Tamda eğilip ikisi aynı anda bebek arabasını katlamak için metal yerinde tutmuşlardı. Ve o anda metale bembeyaz bir ışıkla yıldırım düşmüştü. İnci teyze bunu her anlatışında; “Tuhaf Kaza” derdi. Gonca’yı ordan geçip evine gitmeye çalışan bir çocuk bulmuştu. İnci teyzesi dört yıl önce ölmüştü. Ve şu an aile olarak Meral ve Eylül’den başka sahip olduğu hiç kimsesi yoktu.
“Şu an. Sahip olduğu.” diye tekrarladı içinden Gonca. Sürekli, şimdi ne olacak diyen biri vardı içinde. Sıradaki ne? diye sorup duruyordu.
“Bütün bunların üzerine bir dondurma yemeye ne dersin? Ev yapımı Şeftalili dondurmamız var?” diye düşünceleri ile arasına girmişti Pınar.
Nazikçe reddetti Gonca onu. “Evet isterdim.” demeyi geçirdi aklından. Niye durduk yere -dili geçmiş zaman kullanmıştı ki?
Gonca aslında sürekli bir korku içindeydi. Bu yüzden içindeki ses sürekli sorup duruyordu: “Şimdi n’olacak?”
Meral’in nesi olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Eylül’ü normal doğum denilen , normal yollarla Dünya’ya getirmek için hastaneye yatmıştı. Ancak bundan sonra beş operasyon geçirmiş ve üstüne bir de iki kez ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı ve halen hiç kimse neler olup bittiğini bilmiyordu. Meral’i hastanede anestezilerle uyutuyorlardı. Bu yüzden de gerçekte hiçbir şey hissetmiyordu. Bazen Gonca, hastaneye onu görmeye gittiğinde, Meral onu görmediği için, terk edildiğini ya da Gonca’nın öldüğünü düşünüyormudur ? diye düşünürken bulurdu kendini. Gonca onunla konuşmaya çalışır, “Hayatım.” derdi. Bazen Meral’in gözleri, göz kapaklarının ardından titreşir ve durgunlaşırdı. Meral onun varlığını hissetmiyor ve onu duymuyordu. Aralarında görünmez bir duvar örülü gibiydi. Gonca bir bulabilse çıplak elleriyle yıkabileceğini bildiği bir duvar…
“Sonrası için biraz kek paketleyeceğim. Almadan gitme sakın.” dedi Pınar. Gonca her zaman ki gibi Pınar için fazladan bir bahşiş bırakarak hesabı ödedi. Eylül’ü kucağına alıp, eşyalarıda koluna geçirdi.
“Güle güle tatlım.” dedi Pınar. Gonca bir an bunu, Eylül’e mi yoksa kendisine mi dediğini anlayamadı ve sonra, Eylül’e dikkat ederek kapıyı açtı ve mevsime göre çok sert olan yakıcı soğuğa doğru adım attı.
Çok Teşekkürler…Bu kitabı tekrar yayına almamı sağlayan o arkadaşa da teşekkür edebilirsiniz tabi beğenirseniz. Herkese selamlar…

